"Süreç bitmedi ama Halep'teki durum süreci birebir etkiliyor"

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Halep’te SDG ile Şam yönetimi arasında tırmanan çatışmaları, ateşkese giden süreci ve Türkiye’de “terörsüz Türkiye” tartışmalarıyla bağlantılı siyasi açıklamaları medya dili, KCK’nin çıkışı ve Ankara’dan gelen mesajlar eşliğinde değerlendiriyor.

""
"Süreç bitmedi ama Halep'teki durum süreci birebir etkiliyor"
 

"Süreç bitmedi ama Halep'teki durum süreci birebir etkiliyor"

podcast servisi: iTunes / RSS

Ö.M.: Günaydın Burcu, merhabalar.

B.K.: Merhabalar, günaydın.

Ö.Ö.: Günaydın.

Ö.M.: Evet, neler olup bitiyor? Suriye’den mi başlayalım?

B.K.: Evet, aslında Suriye’den başlayacağız ve sonrasında Türkiye’de olanlara dair yapılan açıklamalarla ilerleyeceğiz çünkü bilindiği üzere komisyon dinlemelere son vermişti ve bir rapor hazırlama sürecine girilmişti. Ona da geleceğiz ama önce Suriye’yi anlatarak başlayalım ki siz de yayının başında değindiniz. Şam’a bağlı güvenlik güçleri ile SDG arasında geçtiğimiz hafta çatışmalar çıkmıştı, hatırladığınız üzere.

Bu çatışmaların temelinde, Şam yönetimi ile SDG arasında geçtiğimiz yıl yani 10 Mart 2025'te imzalanan mutabakat vardı. Bu mutabakat çerçevesinde, SDG kontrolündeki bölge ve güçlerin 2025’in sonuna kadar merkezi yönetime entegre edilmesi konusunda uzlaşılmıştı ancak sürenin dolmasına rağmen bu anlaşmanın nasıl uygulanacağına dair net bir yol haritası ortaya çıkmadı.

Bunun ardından Halep’te çatışmaların başladığını gördük. Halep’te Eşrefiye ve Şeyh Maksud adında, Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı iki mahalle var. 6 Ocak'ta çatışmalar çıktı ve onlarca kişinin hayatını kaybettiğini, çok sayıda kişinin de yaralandığını biliyoruz.

Net rakamlar olmamakla birlikte, Reuters'a göre bu iki bölgedeki çatışmaların ardından 140 binden fazla kişi yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kaldı. Bu son derece yüksek bir rakam. Net bir sayı olmasa da, yüz binlerce insanın yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalması, açık biçimde bir insanlık krizine işaret ediyor.

Ö.M.: Facia yani gerçekten çok yüksek bir rakam.

B.K.: YPG’nin kontrolündeki Halep’teki bu bölgelere nokta operasyonlar yapıldı. Başından beri iki tarafın da birbirini suçladığını söyleyelim; Şam yönetimi ve SDG karşılıklı olarak birbirini suçluyor ki biraz sonra Türkiye’den yapılan açıklamalara bu suçlamaların nasıl yansıdığını da anlatacağız.

Bu arada Halep’te hastanelere yönelik saldırılar da oldu. Bunun altını özellikle çizmek gerekiyor. Bu aynı zamanda bir savaş suçudur. Şuna da değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum: Bir Kürt kadın savaşçının öldürüldükten sonra bir binadan atıldığı görüntüler sosyal medyaya yansıdı ki siz de görmüşsünüzdür; cihatçı çetelerin bir kadını bir binadan attığını gördük. Benim gördüğüm kadarıyla Rudaw’da yer alan bir haberde, bu eylemi gerçekleştiren yani bu insanlık suçunu işleyen kişinin, HTŞ bünyesinde yer alan Ahmet Hamat el-Mansur isimli biri olduğu iddia edildi.

Asayiş üyesi bir kadının öldürüldükten sonra cenazesinin Halep’te bir binadan aşağı atıldığını gördük. Bu insanlık suçuna karşı da ne yazık ki çok güçlü bir ses çıkarılmadığını ifade etmek gerekiyor. Genel olarak uluslararası kamuoyundan söz ediyorum; İran bir yandan, ABD bir yandan ama yaşananlar elbette bir bağlam oluşturuyor ama bunların hiçbiri bahane olamaz. Böylesi bir delilik hâli içinde bu insanlık suçuyla ilgili çok güçlü bir tepki verilmedi. Ne yazık ki bunu da not edelim.

Halep’teki bu çatışmaların ardından 11 Ocak’ta ateşkes ilan edildi. SDG güçleri iki mahalleden çekilerek Fırat’ın doğusuna tahliye edildi. Ayrıca tüm güçlere doğuya doğru çekilmeleri yönünde bir çağrı da yapılmıştı.

YPG dediğimiz, Halk Savunma Birlikleri’nden oluşan yapı SDG’dir ve Suriye’nin kuzeydoğusunu kontrol etmektedir. Türkiye ise SDG’yi PKK’nin bir uzantısı olarak görüyor. Bunu bir kez daha vurgulamak gerekir. Süreçle neden bağlantılı olduğu da buradan geliyor çünkü Türkiye’nin, SDG’nin kendisini feshetmesine yönelik açık bir beklentisi var.

Ö.Ö.: Özür dilerim, bu arada Suriye Demokratik Güçleri çatısı altında ana kuvvet elbette Kürt hareketinin birlikleri ancak azınlık gruplar ve bazı Arap gruplar da bu yapının içinde yer alıyor.

B.K.: Evet, tabii onu da ifade edelim. İyi ki söyledin, teşekkür ederim.

Şimdi bütün bu bahsettiğimiz hikâye uzun uzun anlatılabilir ama siz de görmüşsünüzdür; Türkiye’de AKP yanlısı medya bu süreci nasıl haberleştirdi? Örneğin Akşam gazetesi “Eşrefiye sekiz saatte temizlendi” şeklinde bir manşet attı. “Halep terörden temizlendi” gibi ifadeler kullanıldı.

Bunlar neden önemli? Çünkü bir yandan Türkiye’deki sürecin bitmiş olduğunu düşünenler olabilir ama süreç bitmedi. Bitmemişken bu şekilde manşetler atılması ve haberler yapılması — üstelik bu sadece yazılı basınla sınırlı da değil — televizyonlarda da benzer biçimde, açıkça Kürt düşmanı bir dille yapıldı. Bunda bir sorun olduğunu söylemek gerekir.

AKP yanlısı medyada bu tür haberlerin yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Elbette başka bir dil kurulabilirdi ama bütün bu süreç, oldukça belirgin bir Kürt karşıtı söylemle haberleştirildi. Şimdi bir de “Kürtler İsrail’le anlaştı” iddiası var.

Halep’te çatışmalar sürerken ve Kürtlere yönelik ağır saldırılar yaşanırken, 7 Ocak’ta, ABD’nin arabuluculuğunda Paris’te, İsrail ve Suriye arasında; istihbarat paylaşımı, askeri gerilimin azaltılması, diplomatik ilişkiler ve ticari fırsatların koordinasyonuna yönelik bir iletişim mekanizmasının kurulmasını öngören bir mutabakat imzalandı. Burada İsrail ve Suriye’den üst düzey yetkililerin bir araya gelmesinden söz ediyoruz.

Bu neden önemli? Çünkü “Kürtler İsrail’le anlaştı” gibi ifadelerin ve açıklamaların yapıldığı bir dönemde, biz aslında Paris’te ve ABD’nin arabuluculuğunda, İsrail ve Suriye’den üst düzey yetkililerin bir araya geldiğini ve bir anlaşmaya imza attıklarını gördük.

DEM Parti de bunun üzerine bir açıklama yaptı ve şunu söyledi: Türkiye’de günlerdir şu söylem pompalanıyor; “Kürtler İsrail’le anlaştı.” Peki, Suriye’de yeni rejim ile İsrail arasında Paris’te yapılan bu anlaşmayı, bunu tartışanı gördünüz mü? Suriye’nin güneyinin, Golan Tepeleri’nin İsrail’e bırakıldığını herhangi bir basın organında okudunuz mu? “İsrail’le anlaşma yapan kimmiş?” diyerek DEM Parti tarafından yapılan bu açıklamayı da okuduk. Bunu da özellikle ifade edelim.

Bu konular çok uzun ama başlık başlık açabiliyoruz haliyle. İsrail, Türkiye, Suriye, Kürtler konusu çok uzun bir mesele ama bunu da altını çizmek önemli diye düşünüyorum.

Ö.Ö.: Bunu Hakan Fidan söylemişti yanlış hatırlamıyorsam. Hem de dün Meclis’teki parti grup toplantısında Devlet Bahçeli bu konuda yine oldukça sert açıklamalar yaptı. Bahçeli, “Mazlum Abdi isimli terörist, Siyonizmin yandaşıdır, İsrail’in kuklasıdır, PKK’nın kurucu önderliğine saygısız ve sadakatsizdir” şeklinde bir ifade kullandı.

B.K.: Evet, Bahçeli dün yine adeta evlere şenlik açıklamalar yaptı. Bu açıklamalarda Mazlum Abdi’yi, senin de söylediğin gibi, Siyonist olmakla suçladı - ona birazdan geleceğiz ancak dediğim gibi, bu iddia yalnızca Türkiye kamuoyunda dile getirilmiyor; Türkiye’deki üst düzey isimler tarafından da sıkça ifade edilen bir söylem hâline gelmiş durumda: “Kürtler İsrail’le anlaştı.” O yüzden de Paris’te imzalanan bu anlaşmayı bir kez daha hatırlatmak istedim.

Halep karışmışken, Türkiye tarafından nasıl açıklamalar geldi sorusu da doğal olarak gündeme geldi. Bu açıklamaların en önemlilerinden biri, Milli Savunma Bakanlığı’nın 8 Ocak’ta yaptığı açıklamaydı. Milli Savunma Bakanlığı, “Ülkemiz, tek devlet–tek ordu ilkesi doğrultusunda, Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü temelinde terör örgütleriyle mücadeleyi desteklemektedir” dedi.

Aslında Türkiye’nin duruşu en başından beri Suriye’de “tek devlet, tek ordu” vurgusu üzerine kurulu olduğu için Savunma Bakanlığı’nın bunu söylemesi çok yeni bir şey olmayabilir ancak açıklamanın devamında şunu da eklediler: “Bu kapsamda, Suriye’nin yardım talep etmesi hâlinde Türkiye gerekli desteği sağlayacaktır.” Milli Savunma Bakanlığı bu açıklamayı 8 Ocak’ta yaptı.

Halep’te işler bu şekilde karışmışken, “Türkiye bütün bu gelişmelerin neresinde?” sorusu da ister istemez akıllara geldi. Biz de genelde bu tür durumlarda — artık nasıl ifade edelim, muhalif olarak adlandırılan gazeteciler çoğu zaman hükümetten sağlıklı bilgi alamadığı için — yüzümüzü nereye dönüyoruz? Abdülkadir Selvi’ye. Çünkü kendisi, sağolsun, bizim öğrenmek isteyip de öğrenemediğimiz pek çok bilginin kendisinde olduğunu gösteriyor.

Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi de “Türkiye bu operasyonun neresindeydi?” sorusuna yanıt veren bir yazı kaleme aldı. Hürriyet’te yayımlanan bu yazısında, Türkiye’nin operasyonun hassas bir şekilde yürütülmesi için her an devrede olduğunu söyledi. Erdoğan’ın anbean bilgilendirildiğini, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda planlamalar yapıldığını da yazdı Selvi. Yani Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Suriye hükümeti ve ABD ile görüşmeler yürüttüğünü de söyledi. Aynı zamanda, uygun kanallar üzerinden SDG’ye çekilmeleri yönünde mesajlar iletildiğini de yazdı Abdülkadir Selvi Hürriyet’teki yazısında.

Ö.M.: Ben de burada şunu sormak istiyorum: Türkiye’nin “gerekirse müdahale edeceği” yönündeki açıklaması, MİT kaynaklı bir silahlı müdahaleyi mi içeriyordu?

B.K.: Evet, orada şöyle deniyor: Açıklamayı yapan Milli Savunma Bakanlığı olduğu için ve “Suriye’nin yardım talep etmesi hâlinde” ifadesi kullanıldığı için, tabii ki askeri bir müdahaleden söz ediliyordu. Ama şunun da altını çizelim: Türk tarafı, ısrarla “bizim orada doğrudan bir askeri müdahalemiz olmamıştır” şeklinde açıklamalar da yaptı. Buna rağmen, sizin de söylediğiniz gibi, Savunma Bakanlığı’nın ifadeleri fiilen askeri bir müdahaleyi işaret ediyordu.

Şimdi, çatışmalar sürerken buradaki sürece geleceğiz ama ateşkesten önce KCK’nin yaptığı açıklamayı da hatırlatmak gerekiyor. Süreçle doğrudan ilgili bir açıklamaydı bu. PKK ve PKK çizgisindeki yapıların çatı örgütlenmesi olan Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) tarafından yapıldı. Bu açıklama çok önemliydi çünkü bugüne kadar yapılan en sert açıklamalardan biriydi. Şöyle dediler: “Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırılar ve devlet yetkililerinin hareketimize karşı yaklaşım ve tutumları barış sürecini sabote etmektedir. Doğrudan hareketimizi hedef alan bu saldırılar, hazırlandığı söylenen özel geçiş kanununun bir çözüm adımı olmayacağını göstermektedir.” KCK açıklamasında ayrıca şu soru soruldu: “Acaba kabul edilemeyecek bir yasa çıkarılıp savaş mı başlatılması planlanmaktadır?”

Burada şunu hatırlatmak gerekiyor: KCK, yaptığı açıklamada özel geçiş kanununun bir çözüm adımı olmayacağını söylüyor. Peki bu ne demek? Meclis’te kurulan komisyon, bildiğimiz üzere, dinlemeler yaptı. Bu dinlemeler tamamlandı. Ardından siyasi partiler önerilerini hazırlayıp sundular ve şu anda ortak bir rapor hazırlanıyor.

Bu ortak raporda, yasal düzenlemelere ilişkin önerilerin de yer alması bekleniyor. Sonrasında ise, Türkiye’de devam eden — zaman zaman akamete uğrasa da — sürecin bir yasal zemine oturtulması planlanıyor. Bunun için de Meclis’te, komisyonun ortak raporu hazırlamasının ardından yasal düzenlemelere geçilmesi öngörülüyor.

Tam da bu noktadayken, KCK’nin “özel geçiş kanununun bir çözüm adımı olmayacağı” yönündeki açıklaması önem kazanıyor çünkü bu açıklama, sürece dair ciddi soru işaretlerinin oluştuğunu da gösteriyor ve tabii açıklamadaki en çarpıcı ifade şu oldu: “Acaba kabul edilemeyecek bir kanun çıkarılıp savaş mı başlatılmak isteniyor?” Dediğimiz gibi, bu, Türkiye’de süreç başladığından bu yana yapılan en sert açıklamaydı.

Bütün bu açıklamalar sürerken, 11 Ocak’ta Mazlum Abdi bir ateşkes anlaşmasına varıldığını duyurdu yani 11 Ocak’ta, Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahalleleri için, uluslararası arabulucuların aracılığıyla bir ateşkes anlaşmasına varıldığını açıkladı.

SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile Şam’a bağlı güvenlik güçleri ve Kürtler arasında, az önce de söylediğimiz gibi, 6 Ocak’tan itibaren gerilim tırmanmış ve çatışmalar yaşanmıştı ancak 11 Ocak’ta bir ateşkes anlaşmasına varıldı. Buna rağmen, orada ateşin tamamen söndüğünü söylemek mümkün değil; ateşkese karşın, gerilimin hâlâ bir şekilde sürdüğünü görüyoruz.

Zaten mesele sadece Suriye’yle sınırlı değil; bir yandan İran’da da ortalık karışık. Neticede, hiçbir başlık birbirinden bağımsız değil ve Orta Doğu yeniden bir yangının içinde.

Şimdi buradan Türkiye’deki sürece gelmek istiyorum. "Ne oluyor?” diye soracaksınız. En sonunda söyleyeceğimi en başta da söyleyebilirim, sonunda da tekrar edebilirim: Türkiye’deki süreç bitti demek, şu aşamada, aşırı bir yorum olur. Buna işaret eden ifadeler ve kulis bilgileri var; o yüzden süreç bitmiş değil ancak Halep’teki durumun Türkiye’deki süreci birebir etkilediğini de hepimiz görüyoruz.

Zaten Türkiye’deki sürecin, Suriye’yle neredeyse göbekten bağlı bir şekilde ilerlediğini biliyoruz. Bu programı yaptığımız ilk günden beri de bunu söylüyoruz. Suriye’deki gelişmelerin anbean takip edilmesinin nedenlerinden biri de Türkiye’deki sürecin buna neredeyse birebir bağlı olarak görülmesi.

Ö.Ö.: Özellikle tabii ki hükümet, AKP ve şimdi MHP tarafından bu bağlam kuruluyor. DEM Parti’nin ise bunun doğru olmadığı yönünde çoğunlukla açıklamalar yaptığını da hatırlatalım.

B.K.: Dün Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, komisyonda temsil edilen parti grup koordinatörleriyle bir toplantı yaptı. Bu toplantı yaklaşık üç saat sürdü. Toplantıya DEM Parti, AK Parti, CHP ve Yeni Yol Partisi katıldı. Toplantı sonrasında görüşmenin çok verimli geçtiği ve çalışmalara devam edileceği açıklandı.

Muhtemelen gelecek hafta, Salı ya da Çarşamba günü komisyon yeniden toplanacak. Ne bekliyoruz? En başta da söylediğimiz gibi, komisyonun ortak bir rapor hazırlamasını. Elbette bu raporun hazırlanma süreci daha hızlı ilerleyebilirdi; ancak Suriye’de yaşananlar bu süreci yavaşlattı. Buna rağmen “süreç durdu” demek çok da doğru olmaz diye düşünüyorum.

Bu arada, en başında Özdeş’in de söylediği gibi, Devlet Bahçeli’nin dünkü açıklamaları da önemliydi. Bahçeli, grup toplantısında SDG Komutanı Mazlum Abdi’yi, Siyonizm yanlısı olmakla ve Abdullah Öcalan’a sadakatsizlikle suçladı.

Bahçeli dün ne dedi? “Hiç kimse, bilhassa DEM Parti, Halep’te Kürt kardeşlerimize saldırıldığından bahsedemez; söylese bile bunun inandırıcılığından söz edilemez” dedi. Ardından da “Kürt kardeşlerimizin kanı bizim kanımızdır, acısı bizim acımızdır” ifadelerini kullandı.

Bahçeli ayrıca, Halep’te sivilleri canlı kalkan yapan, masumları arkasına saklayan ve onları ölüme sürükleyen yapının SDG ve YPG olduğunu söyledi. Bu arada DEM Parti’nin, “SDG’den bazı isimlerin Ankara’ya çağrılması, bir masa etrafında konuşulması ve çözümün birlikte aranması” yönünde bir çağrısı olmuştu. Bahçeli bu çağrıya da yanıt vererek, SDG ve YPG’nin Ankara’ya davet edilip müzakere edilmesini istemenin “gerçekleri göz ardı eden bir akıl tutulması” olduğunu söyledi.

Bahçeli ayrıca, Meclis’te yaptığı konuşmada muhatabın kim olduğunun açık olduğunu belirtti ve “PKK’nın kurucu önderinden başkası asla değildir” dedi. Bu süreçte yalnızca Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini savundu ve Mazlum Abdi’yi de Öcalan’a sadakatsizlikle suçladı.

Şimdi yavaş yavaş bitireceğiz ama Türk tarafının açıklamalarına da değinmek gerekiyor. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem de MİT kaynaklı açıklamalar önemli. Basına “güvenlik kaynakları” adıyla yansıyan açıklamaların, MİT tarafından hazırlandığını hepimiz biliyoruz. Bu hafta da bu başlık altında çeşitli açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalarda, YPG’nin uzlaşı yerine çatışmayı önceleyen tavrı nedeniyle yaşanan tüm kayıpların sorumluluğunun Kandil’e ait olduğu söylendi.

Ayrıca, bölgede yaşananların YPG’nin iddia ettiği gibi bir Arap–Kürt çatışması olmadığı; çatışmaların esas nedeninin YPG’nin Suriye’nin geleceğini ve kaynaklarını kontrol etme endişesi olduğu ifade edildi. Bu açıklamalardaki en önemli vurgu ise şuydu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde başlayan terörsüz Türkiye süreci devam etmektedir ve yaşanan bu olaylar süreci akamete uğratamayacaktır.”

Bu neden önemli? Çünkü devlet tarafında, sürecin ilerlemesi yönünde hâlâ bir irade olduğunu gösteriyor. Elbette bunun nasıl hayata geçeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz ama irade beyanı açısından önemli bir açıklamaydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Ocak’ta, partisinin Merkez Yürütme Kurulu toplantısı sonrasında yaptığı açıklama da dikkat çekiciydi. Erdoğan, Halep’te yaşananların 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanması için tarihi bir fırsat sunduğunu söyledi. Bu, yaşanan büyük bir insani dram varken yapılan son derece tartışmalı bir açıklamaydı.

Erdoğan aynı zamanda Türk, Kürt ve Araplar arasındaki kardeşliğin bozulmasına izin vermeyeceklerini söyledi ve Halep’in YPG unsurlarından temizlenmesinin Suriye’de kalıcı barış, huzur ve güvenliğin tesisi açısından önemli bir kazanım olduğunu vurguladı. Bir kez daha, Halep’te yaşananların 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanması için bir fırsat olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin, SDG’yi PKK’nin bir kolu olarak gördüğünü ve PKK ile birlikte SDG’nin de kendisini feshetmesi gerektiğini savunduğunu da burada bir kez daha hatırlatalım.

Son olarak şununla tamamlayabilirim. Abdülkadir Selvi, bugün Hürriyet’te bir yazı kaleme aldı. Selvi, Kandil’de bir grubun Türkiye’deki süreçten rahatsız olduğunun bilindiğini ve “Eğer Kandil, Halep’i bahane ederek süreci sabote edecekse bunun şimdiden ortaya çıkmasının iyi olacağını” yazdı. Selvi ayrıca, Kandil’in açıklamalarında Halep operasyonu için ABD ve bölgedeki uluslararası güçlerin de onayının alındığına dair ifadeler bulunduğunu belirtti ve şunu ekledi: SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusunda Türkiye, ABD ve Suriye devletlerinin perspektiflerinin örtüştüğünü söyledi.

Özetle şunu söyleyebiliriz: Suriye’de entegrasyon kapısı hâlâ açık. Elbette bu süreçte çatışmaların eşlik etmesi muhtemel; ancak güvenlik kaynakları, Türkiye’deki sürecin Halep’te yaşananlardan etkilenmeyeceğini ve devam edeceğini savunuyor. Bu nedenle “Türkiye’deki süreç tamamen bitti” demek çok da doğru olmaz.

Ö.M.: Ben de izninizle birkaç nokta ekleyeyim; DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Halep’te “yeni bir Halepçe denemesi” yapıldığını söyledi ve “Gazze’ye ağlayıp Halep’e alkış tutan her kimse iflah olmaz bir Kürt düşmanıdır” dedi. Bu açıklama T24’te yer aldı.

Tuncer Bakırhan ayrıca, Halep’te Kürt ve Süryani mahallelerine yönelik saldırılar karşısında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin itidal çağrısı yaptığını; ABD’den Avrupa Birliği’ne, Kanada’dan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne kadar pek çok aktörün sağduyu çağrısında bulunduğunu hatırlattı ve “Bu saldırılara destek vermeye hazır olduğunu söyleyen tek taraf Türkiye Milli Savunma Bakanlığı oldu” dedi. “Bir an için empati yapın,” dedi Bakırhan. “Kendinizi bu ülkenin vatandaşı bir Kürd’ün yerine koyun. Bu manzara size ne anlatır? Hangi duygular içinde olursunuz?” Ayrıca, “Hangi ülkenin televizyon kanallarında Kürt düşmanı ve ırkçı söylemler bu kadar yaygın?” diye sordu ve “Kıbrıs Türkü’nün hakkını savunduğunuz kadar Halep’teki Kürd’ün hakkını savunsaydınız bu buz gibi gerçeklik ortaya çıkmazdı” ifadelerini kullandı. Son olarak da, hep birlikte barışı savunmak ve ırkçıların maskelerini düşürmek gerektiğini söyledi.

B.K.: Buna ek olarak, İlke TV’de yer alan bir haberde, Barış Anneleri’nin Dışişleri Bakanlığı önünde yaptığı protestoya yer verildi. Halep’te Kürtlere yönelik saldırıların Türkiye tarafından desteklenmesine karşı Ankara’ya gelen Barış Anneleri, savaşı durdurma çağrısı yaparak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın istifasını istedi.

Son olarak, MHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Ahmet Türk’ün görevlerine iadesinde bir sakınca olmadığını söyledi. Kayyum atanan belediyelerin yalnızca bu iki belediyeyle sınırlı olmadığını da hatırlatalım.

Ö.M.: Burcu, süremizi doldurduk. Çok teşekkür ederiz.

B.K.: Ben teşekkür ederim. İyi yayınlar.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.